Mart 92'den Ocak 96'ya kadar, Avrupa'nın tam göbeğinde bir savaş, daha doğrusu kirli bir savaş ve kurgulanmış
katliamlar yaşandı. 3 seneden fazla süren bu savaşta yüz binden fazla kişi öldü. 2 milyondan fazla insan evinden, barkından göç etti. Dikkat buyurun, uzak geçmişten bahsetmiyorum, hepi topu 20 yıl öncesi bu bahsettiğim ve Avrupa'nın tam göbeği. Afrika'nın kıyıda kalmış bilinmeyen bir coğrafyası değil.
Bu katliamların en dehşet verici olanı ise Temmuz 1995'te yaşananıydı. Bu tarihte General Ratko
Mladiç komutasındaki ağır silahlarla donatılmış
Sırp ordusu ve 'Akrepler' olarak bilinen Sırp çeteler Srebrenitsa'ya girdi ve
yaşlı, kadın, çocuk demeden en az 8 bin 500 Boşnak'ı katlettiler. İşin acı veren kısmı ise bizzat
Birleşmiş Milletler'in o bölgeyi 'güvenli' olarak ilan etmiş olması ve bölgede
Hollanda askerlerinin bulunmasıydı. BM askerleri katliama
seyirci kalmış, hatta pasiflikleriyle desteklemişlerdi. En ücra köşesinde hapşırılsa, Lahey'den, Brüksel'den duyulacak olan bir coğrafyada Batı dünyası katliama rıza göstermişti. Bugün o askerlerin kaçı gece rahat uyumaktadır merak etmekteyim. Lakin mevzuumuz bugün bu değil sevgili okur.
Hatırlıyorum; o dönem neredeyse her gün
Bosna manşeti atıyorduk gazetede. Her gün iç burkan bir öykü yayımlıyorduk. Gün aşırı acı,
ölüm, katliam haberlerini vermek zorunda kalıyorduk. Ve en önemlisi başta okurlarımız olmak üzere tüm Türk halkı ilgi gösteriyor ve yanında olduğunu ifade ediyordu Bosna halkının. Nümayişler tertip ediliyor, Sırplar ve BM
protesto ediliyordu. Yapılanlar genelde bunlardı...
Bugün
Filistin halkı ile ilgili de benzer şeyler yapıyoruz. Katledilen bebelerin, acımasızca öldürülen Filistinlilerin, gözü yaşlı Filistinli kadınların resimlerini, hikâyelerini yayımlıyoruz. Ve halkımız inanılmaz derecede hassas bu konuda. Biliyorsunuz en son Mavi
Marmara olayından sonra günlerce nümayiş yaptık
İsrail Konsolosluğu'nun önünde. Bayraklar yaktık, İsrail yönetimini lanetledik. Bağırdık, slogan attık, rahatlayıp evlerimize döndük. Üstelik samimiydik de... O dönem birileri 'Arkadaş yüz gemi yola çıkarıyorum kimler gelecek?' dese birbirimizi çiğnerdik gemilere binmek için.
Çok samimiydik...
Bosna katliamları sırasında ve sonrasında çok fazla şey yapmadık açıkçası. Ya bilmiyorduk ya da ilgi alanımıza gelmiyordu. Ben meselenin sadece bir yönünü yazacağım, eminim çok başka yönleri de vardır birazdan diyeceklerimi destekleyecek.
Bosna
Savaşı'nın sonlarına doğru
Fransız filozof Bernard-Henri Levy, Bosna isimli son derece objektif bir belgesel çekti. Gerçekçi olan belgesel aynı zamanda sağlam bir metne ve görselliğe de sahipti. Bu şahane belgeseli, Bosna meselesine her daim sahip çıkan Türkiye'de kaç kişi izledi biliyor musunuz? 10 bin kişiyi bulmadı gişesi!
Bir meseleye sahip çıkmayı sadece meydanlara dökülüp, bağırıp çağırmaktan ibaret sandığımız için çok yüz vermedik Levy'nin belgeseline.
Benzer bir durum bugünlerde de söz konusu... Uluslararası
Kültür ve
Sanat Derneği (UKSD) 10-12 Temmuz tarihleri arasında Filistin
Filmleri Zamanı isimli bir etkinlik düzenledi. Etkinliğin amacı, seyirciye ulaştırılacak 10 film vasıtasıyla Filistin probleminin gerçek boyutuna
yerli ve
yabancı kamuoyunun dikkatini çekmekti.
Ne oldu biliyor musunuz?
Daha birinci gün, ilk film gösteriminde bir tane bile seyirci olmadığı için film gösterilmedi... Üstelik gösterim Fatih gibi bir semtte, Ali Emiri Kültür Merkezi gibi
modern bir salonda ve öğleden sonra gibi uygun bir vakitteydi...
İsrail Konsolosluğu'nu basmak nedense çok daha cazip geliyor bize.
Limon Ağacı, Beşir ile Vals, Şatilla'nın
Çocukları gibi Filistin meselesini film diliyle evrensel boyuta taşıyan sanat eserlerine hiç yüz vermedik nedense.
Tıpkı 15 yıl önce Bosna filmine değer vermediğimiz gibi...
Bir şey söyleyeyim mi size?
Bilmiyorum, belki sayın bakanımızın dediği gibi bir Mescid-i Aksa'da namaz kılabiliriz belki. Ancak Mescid-i Aksa'da film çektiğimiz, bu çektiklerimizi koşarak izlemeye gittiğimiz zaman bu
dava kazanılmış olacak!