Madem toz
duman dağıldı; herkesin gerçek bir
hasar tespiti yapmasında fayda var.
Taraflar meselenin bir boyutuna bakar ve kendini bir açıdan başarılı görürse çok geçmeden yeni yol kazalarının olacağı aşikârdır. Özeleştiri yapmak, muhtemel hataların önünü alacaktır.
Önce siyasîler:
AK Parti,
gazete boykot çağrısına kadar varan süreci çok iyi
analiz etmek zorunda. Bilebildiğim kadarıyla
Başbakan, sık sık kamuoyu araştırması yaptırıyor. Son
kavganın partiye ne kazandırıp ne kaybettirdiğini görmüştür mutlaka.
Medya, bazı araştırmalardan bahsetti ama ne derece güvenilir olduğu konusunda soru işaretlerini kaldıramadı; çünkü araştırmaya kavganın tarafları sahip çıkmış oldu.
Pek çok konuda
iktidar partisine
destek veren aydınlardan önemli bir bölümü Başbakan'ın boykot çağrısına tepki gösterdi. Makul sebepler de sıraladılar. Bu tip çağrıların daha yanlış noktalara kayabileceği üzerinde durdular. Hatta 'Kaderde
Doğan Grubu'nu savunmak da varmış' diye hayıflananlar da oldu.
AB süreci başta olmak üzere özgürlükçü projelerde hükümete destek veren aydınların boykot konusunda yükselttikleri
itirazı parti yöneticileri iyi analiz etmek zorunda.
Daha ilginç durum da şudur: AK Parti Genel Başkanı'nın yaptığı boykot çağrısı, parti il ve ilçe teşkilatlarında mâkes bulmadı. 16 milyondan fazla oy vereni bulunan, her il ve ilçede teşkilatlanmış bir siyasî
örgüt böyle hararetli bir çağrıya sessiz kalıyorsa parti kurmaylarının bunu etraflı bir şekilde değerlendirmesi gerekiyor.
Boykot çağrısı parti mensuplarının gönlüne yatsaydı Doğan Grubu'nu zor günler bekliyor demekti...
MEDYANIN ÇIKARACAĞI DERSLER
Son kavgadan medyanın da iyi bir
ders çıkarması gerekiyor. Boykot çağrısı yapanlar 'yalan haber ve
iftira' gibi ağır ithamlar karşısında bırakıyor medyayı. Keşke bu durum karşısında hem bütün basın mensupları hem de kamuoyu en gür seda ile '
Hayır! Bu ülkede yalan haber de yoktur, iftira haber de' diyebilseydi. Herkes 'Başbakan boykot çağrısı yapmamalı, bu davet demokrasiye ve
basın özgürlüğüne gölge düşürür' manasında şeyler söyledi. İtirazlarda önemli ayrıntılar vardı, yalan habere reddiye yapana rastlamadım. Doğan Grubu topyekûn savaş açtı AK Parti'ye ve Başkan'ına. Bir tanesi de 'Yahu bizde de kabahat var. Biz de bazen ipin ucunu fazlaca kaçırıyoruz, halkı kendimizden bîzar ediyoruz, ticarî ilişkilerimizle hakkımızda şüphe uyandıracak bir
manzara sunuyoruz' gibi idare-i kelamda bulunmadı; ama sokakta konuşuldu bunlar. Ne var ki '
yandaş medya'dan pek çok yazar Başbakan'ı sert bir dille eleştirdi. Doğan Grubu'na kerhen destek verenler bu grubun genel duruşundan hâlâ rahatsız; bunu görmeyen doğru analiz yapamaz...
Doğan Medya Grubu'nun bir teselli noktası var. Diyorlar ki; 'Bakın bütün meslek örgütleri ortak
bildiri yayınladı ve meslekî
dayanışma örneği verildi'. Bu
algı yanlış. Mesleğin dışında olanlar için manzara böyle görünebilir; ancak gazeteciler bunun bir züğürt tesellisi olduğunu biliyor.
Meslek örgütleri dediğiniz birlikler maalesef mesleğin tamamını, hatta büyük bir kısmını temsil etmiyor. Sorun bakalım o meslek örgütleri, gazete ve televizyonların ne kadarını temsil ediyor? Kendi çalıp kendi oynayan, sonra da bütün meslek erbabını temsil ediyor havalarına bürünen bir meslek örgütlenmesinden ve buna dayalı dayanışmadan bahsedilebilir mi? Zaten bazı örgütler politbüro üyeleriyle (!) yürüyor yoluna. Genç nesilden de kimse yok; farklı görüşlerden de...
Ayrıca ittifakın özünde 'AK Parti karşıtlığı' basın özgürlüğünden daha ağır basıyor. Bunu anlaması gayet basit: Toplantı katılımcılarının Doğan'la ilgili şikâyetleri iktidarla ilgili şikâyetlerinden daha çok ve daha keskindir. Başbakan'a gösterilen tepki meslekî değil; siyasîdir. En azından
toplum bunu böyle algılıyor; zira
Gazeteciler Cemiyeti de
Basın Konseyi vs. de gazetecilerin çok dar bir kısmını temsil ediyor. Acı gerçek budur. Bundan sonrası için yapılması gereken acil
eylem planı nedir? Gerçek bir meslekî dayanışma yapılması isteniyorsa en başta Doğan Grubu'na çok iş düşüyor. Bir kere, herkesle kavga etmekten vazgeçmeleri gerekiyor. Rekabet, kalite yarışına dönmeli,
taciz atışına değil. Ayrıca halkı incitmekten, onların inancı üzerinden toplum ve
siyaset mühendisliği yapmaktan vazgeçilmeli. Medyada tek sesli gazeteler ara dönemler için kısmen heyecan uyarır; o kadar... Toplumla sürekli kavga edilmez. Bir gün insanların canına tak edebilir...
Her neyse... Basın tarihimiz açısından ibretlik bir zaman diliminden geçtik. Şimdi bazıları başını kuma sokarak 'Bu işten kârlı biz çıktık' havasında. Böyle düşünen yanılır. Çünkü herkes için hasar büyük. Siyaset bu tartışmadan ne kadar yara aldıysa medya da o kadar aldı. Çünkü genel algı şudur: Tartışmanın odağında sadece siyaset-medya ilişkisi yoktu; ticaret-medya meselesi de vardı. Medyayı merkeze aldığınızda siyaseti, ticareti, bürokrasiyi, demokrasiyi vs. topyekûn düşünmeniz kaçınılmaz. Bundan sonrasında başarı elde etmek isteyen, özeleştiri kapılarını ardına kadar açar. Başını kuma sokan, tarihî fırsatları kaçırır. Boşuna denmemiş 'Gözünü kapayan, kendine gece yapar' diye.
Türk basınının sicil kaydı
Bir televizyon programında Türk basınının sabıka kaydının iyi olmadığından bu nedenle de siyasete karşı tam bir dayanışma sergileyemediğinden bahsetmiştim. Ayrıca aynı nedenle basın özgürlüğü söyleminin inandırıcı bulunmadığını ifade etmeye gayret etmiştim. Merak edenler oldu. Kısa hatırlatmalar yapmakta fayda görüyorum. Sadece bir fikir verebilmek için...
13
Eylül 2001'de birkaç gün önce
Ergenekon davasından tutuklanan
Adil Serdar Saçan, Yeni
Şafak Gazetesi binasına
baskın düzenledi.
Mesut Yılmaz ve kardeşi Turgut Yılmaz ile iyi ilişkiler içinde olduğu söylenen Saçan, gazete binasında resmen
terör estirdi. Medya,
küçük jestlerle
Yeni Şafak'ın yanındaymış gibi yaptı. Bugünlerde basın özgürlüğünden dem vuranlardan bir kısmı ise bu
baskının hedeflerinden birinin
Tayyip Erdoğan olduğunu da düşünerek yapılanı takdir bile etti.
Yeni
Asya Gazetesi sahibi Mehmet Kutlular, 10
Ekim 1999 tarihinde bir mevlit münasebetiyle katıldığı programda
depremi İlahi ikaz olarak nitelendirdiği için 28
Şubat'ın medyatik kılıçları çekildi ve Kutlular ceza alana kadar ısrarlı yayınlar yapıldı. Beyan ettiği düşünceye itiraz etmek başka bir konuydu; bir gazete sahibini adeta ibret-i alem olsun dercesine cezalandırmak bambaşka bir şey...
Onca eleştiriye aldırış edilmeden ve adeta
Parlamento üzerinde baskı kurularak
RTÜK Yasası çıkarıldı. Meslek içinden yükselen itirazlara da
kulak verilmedi. Dönemin başbakanı
Bülent Ecevit,
7 Şubat 2003'te günah çıkardı ve şöyle dedi: "Medyaya büyük
sermayeler giriyor ve bunlar politikada fazlasıyla etkili oluyor. Bu durum beni rahatsız ediyor. RTÜK Yasası benim hükümetim tarafından çıkarıldı ama her şeye gücümüz yetmiyordu."
27
Nisan 1998'de
PKK terör örgütünün 2 numaralı ismi Şemdin Sakık'ın sözde ifadelerine dayanılarak köşe yazarları
Cengiz Çandar ve Mehmet Ali Birand'ın işine son verildi. Basın tarihine andıç hadisesi diye geçen olayda gazeteciler meslektaşları tarafından
linç edildi. Bir süre sonra Sakık'ın ifadelerine, gazetecilerle ilgili cümlelerin sonradan eklendiği anlaşıldı. Bunun üzerine 'aramızdaki hainleri tanıyalım' diyen
Basın Konseyi Başkanı
Oktay Ekşi,
Hürriyet gazetesinde şunları kaydetti: "Bazı arkadaşlarımıza iftira edenlere yardımda bulunmuş gibi olduk. Böyle adi bir tertibin içinde devletin bulunabileceğini nereden bilebilirdik?"
11 Haziran 97'de
Genelkurmay Başkanlığı basına brifing verdi. Herkes
kuzu kuzu oturdu, dersini aldı. Oradan çıkar çıkmaz da "İrticaya karşı mücadelede gerekirse
silah kullanılacağı" sözünü
manşet yaptı gazete yöneticileri. Batı Çalışma Grubu'na övgüler yağdırıldı, 'yeşil sermaye' palavrasına çanak tutuldu. O dönem başlayan
akreditasyon uygulaması karşısında hiç kimse 'halkın bilgi edinme hakkı'ndan ve özgür medyadan bahsedemedi.
Nokta Dergisi art arda çok önemli haberlere
imza attı. İki
darbe teşebbüsü olduğunu belgeleriyle yazdı. Büyük medya grupları kulakları üzerine yatmayı
tercih etti. Sivil toplum maskesi altında
darbe planı yapıldığı yazıldığında da dudak büktüler. Sonunda polis 13 Nisan 2007 günü
dergiye baskın düzenledi ve dergi kapanmak zorunda kaldı.
Daha saymama gerek var mı? Yer kalmadı ki sayayım; bir kitaba sığacak kadar çok örnek var. Medya Kronik adlı bir
internet sitesi, bir üniversitenin bünyesinde faaliyet gösteriyordu da büyük medya grupları durumdan rahatsız olup bu siteyi kapattırdı. Bir büyük gazetenin ombudsmanı, görevinin gereğini yaparak bir haberi eleştirdi ve kapının önüne konuldu; yayın ilkeleri de askıda kaldı, meslek dayanışması da. Akit Gazetesi'ne 300 bilmem kaç
general dava açtı da hiç kimseden gık çıkmadı.
Yeni Asya çizeri halen bir karikatüründen dolayı süründürülüyor da hiç kimse basın özgürlüğünden bahsetmiyor... Milli Gazete'nin yazarları
hapis cezaları alıyor, neredeyse haber yapılmıyor. Bir medyanın sabıkası bu kadar kötü olursa basın özgürlüğü konusunda inandırıcı olabilir mi? Neyse! Önemli olan yeni sayfalar açabilmek...