Tarih boyunca toplumlar, sadece dışarıdan gelen baskılarla değil, kendi içlerindeki ayrışmalarla daha çok parçalanmıştır. Aynı dili konuşan, aynı inancı taşıyan, aynı geçmişi paylaşan insanların, iktidarın nimetlerinden faydalananlar ve o nimetlerden mahrum bırakılanlar olarak ikiye ayrıldığına defalarca şahit olduk. Daha da trajik olanı, iktidarın sofrasından pay alanların, kendi halklarının sesini bastırmak için efendilerine sadakatlerini ispatlamak zorunda hissetmeleridir.
Bu durum sadece geçmişte değil, günümüzde de farklı biçimlerde kendini gösteriyor. Günümüz dünyasında, bir toplumun temel insani haklardan mahrum yoksulluk ve baskı altında ezilirken, diğer bir kesimi iktidarın lütfettiği ayrıcalıklardan faydalanarak halkını ezenlerin safında yer almalarıdır.
Ağa ve Köleler: Ayrışan Kaderler
Bir zamanlar, büyük bir ağa ve onun köleleri vardı. Köleler iki gruba ayrılmıştı: Bir kısmı köşkte ve konakta çalışıyor, diğerleri ise tarlalarda, ziraat işlerinde ve ağır işlerde eziliyordu.
Köşkte çalışan köleler, ağanın sofrasından artakalanları yiyebiliyor, temiz kıyafetler giyiyor ve nispeten daha iyi şartlarda yaşıyorlardı. Çünkü onların görevi, ağanın şanına yakışır bir düzeni sağlamak, gelen misafirlere iyi hizmet etmekti. Ağa için önemli olan şey, köşkünün ihtişamını ve gücünü korumaktı.
Dışarıda çalışan köleler ise zor ve ağır işlerde çalışıyor, açlıkla sınanıyor, rahat yüzü görmüyordu. Gündüz tarlalarda ter döküyor, gece aç karınla uyuyorlardı. Onlar için hayat, sadece hayatta kalma mücadelesinden ibaretti.
Bazı akşamlar, köleler bir araya gelip dertleşirdi. Dışarıda çalışanlar, ağanın zalimliğinden şikâyet eder, baskının ve adaletsizliğin son bulmasını isterdi. Aralarında isyan etmek isteyenler bile vardı.
Ancak köşkte çalışan köleler farklı düşünüyordu. Onlar, “Allah ağamıza zeval vermesin, onu başımızdan eksik etmesin,” diyerek dua ediyorlardı. Çünkü her ne kadar köle olsalar da, ağanın sunduğu bazı nimetlerden faydalanabiliyorlardı. Onlar için en büyük korku, bu düzenin yıkılması ve daha kötü şartlara düşmekti.
Bu durum, toplumsal düzenlerin devamlılığını sağlayan temel bir gerçeği gözler önüne seriyor: Bir düzenin devamı, sadece yönetenlerin gücüne değil, yönetilenlerin rızasına da bağlıdır. Eğer bir kısım köle, efendilerine boyun eğmeyi bir kader olarak benimser ve hatta onun devamı için dua ederse, kölelik yalnızca fiziksel değil, zihinsel bir durum haline gelir.
Özgürlük Üzerine Bir Soru
Bir gün, köleler arasında şu soru soruldu:
“Eğer bir gün hürriyetimize kavuşursak, ilk iş olarak ne yaparsınız?”
Dışarıda çalışanlardan biri hiç düşünmeden şu cevabı verdi:
“İlk iş, kendime bir köle tutacağım.”
Bu cevap, özgürlüğün yalnızca fiziksel olmadığını, aynı zamanda zihinsel bir dönüşüm gerektirdiğini gösteriyor. Çünkü yıllarca baskı altında yaşamış, ezilmiş ve köleliği içselleştirmiş bir insan, kendisi özgürlüğe kavuştuğunda, geçmişte maruz kaldığı zulmü başkalarına uygulamaya meyilli olabilir.
Tarih boyunca birçok devrim, özgürlüğü amaçlamış ancak eski düzenin yıkılmasının ardından benzer baskıcı yapılar yeniden kurulmuştur. Çünkü kölelik sadece fiziksel bir zincir değil, aynı zamanda zihinsel bir prangadır.
İktidarın Sofrasında Oturanlar ve Dışta Kalanlar
Günümüzde de bu hikâye farklı bir biçimde devam ediyor. Aynı halktan, aynı inançtan, aynı kökten gelen insanlar arasında derin bir uçurum var. Bir kısmı iktidarın nimetlerinden faydalanırken, diğerleri mahrumiyet içinde yaşıyor. Ancak asıl trajedi, bu mahrum olanların sesini yükseltmek istediklerinde, en büyük engeli kendi halklarından görmeleridir.
Ne zaman yoksul olanlar dertlerini dile getirse, baskıya ve adaletsizliğe karşı sesini çıkarsa, “hain” ilan ediliyorlar. Ama onları asıl hain ilan edenler, bizzat kendi içlerinden çıkanlar. İktidarın verdiği makamlarla ödüllendirilmiş olanlar, ağaya sadakatlerini göstermek için kendi halklarının acılarını bastırmaya çalışıyorlar. Çünkü bilirler ki, eğer halkın sesi yükselirse, o sofradan düşen kırıntıları bile kaybedebilirler.
Bu düzenin devam edebilmesi için iktidarın tek başına güçlü olması yetmez. İktidar, halkın içinden çıkan köle ruhlulara ihtiyaç duyar. Bunlar, baskının gerçek sahipleri değil, onun taşeronlarıdır.
Halkını Ezenin Yardımcıları: Sarayın Adamları
Sarayın adamları, geçmişte ezilenlerden biri olduklarını unutur. Artık onurlarını ve özgürlüklerini, ağaya hizmet etmekte bulurlar. Bir gün kendileri de sistemin kurbanı olabilecekken, bugünün nimetlerine aldanırlar. Onlar için önemli olan, halkın yanında olmak değil, iktidarın gözünde itibar kazanmaktır.
Bu yüzden kendi halkının sesini bastırmaktan çekinmezler.
•İktidar, onlara makamlar verir, onlar da halklarını sustururlar.
•İktidar, onlara ihaleler verir, onlar dan suskunluklarını satın alır.
•İktidar, onları korur, onlar da kendi halklarını ezen sistemin bekçiliğini yaparlar.
Oysa günün birinde, o iktidarın çıkarları değiştiğinde, ilk harcanacak olan yine bu “sarayın adamları” olur. Ama bunu fark ettiklerinde, artık çok geçtir.
Sonuç: Gerçek Özgürlük Nedir?
Gerçek özgürlük, insanın ruhunda başlar. Bir insanın fiziksel olarak özgür olması yetmez; eğer zihniyet olarak iktidarın kölesi olmuşsa, onun asıl zincirleri kalbindedir.
Bugün hala bazı toplumlarda, en büyük baskıyı iktidardan değil, iktidara yaranmak isteyen kendi halkından görürsün. Çünkü efendinin en sadık kölesi, efendinin eline bakarak yaşayan eski kölelerdir.
Eğer halk, içindeki köle ruhlu insanlardan hesap sormazsa, her değişen iktidar yeni saray adamları üretmeye devam eder.
Bugün hala o iki kölenin hikayesi yaşanıyor. Ve yine birileri, “Özgür olursam ilk iş, kendime bir köle tutacağım,” demeye devam ediyor…